en uzun gece - (21.12.2005) |
en uzun gece…
gün doğar.
yastık kuyu, yorgan duvar…
saklar uykunun en tatlı anlarını; örter yeni güne karşı insanı.
umutla, bıkkınlık arasında sınır, gün doğumunda başlar.
kalkıp gitmekle, kalıp vazgeçmek arasında, gün doğar, doğar…
kat kat artar vücudun yükü… önce fanila sonra kazak, üstüne hırka.
derken beli büken palto asılır vücuda.
selamsız, sabahsız gün doğumu devam eder yolculukla…
kalabalıklar sıralanır… yüzü gülmeyen her insan kızılay'ın ortasında.
koyu renkli kabanlar… simitçi sıraları.
kırmızı otobüs yaklaşırken bir telaşâ€¦
ne de olsa
biletin ömrü 45 dakika kaldı…
telefon konuşur.
bilgisayar yazar…
boğazda keskin bir çay tadı.
ille de soğuk olur büronun duvarları.
saat 5'e dayanmadan
bütün sokaklar izsiz,
ıssız,
karardı...
gün hiç başlamamış,
hiç bitmemiş gibi,
yolculuk kaldığı yerden devam eder.
varılacak istikamet, evdir bu sefer…
“merhaba evimâ€? diyememek ne acı…
yoksa bu gece de sokaklarda mı kalmalı…
ama beden paralel duruma geçmeli…
televizyona anlamsız bakışlar fırlatmalı.
odayı dolduracak, kalabalıklaştıracak
bi dolu soru, bi dolu cevap…
sessizlik ve yalnızlık yolu hep kapalı…
ödünç bir odanın içerisinde,
gıcırdayan yatak,
anlamsız, hantal bir koltuk.
bu beden, bu odaya yamalı,
ne bir ruh, ne bir oda,
ne de bir sevgi…
aidiyetsiz her boşluk bana ait olmalı.
siyahın anlam kazandığı, ışıksız saatler başladı
ve dipsiz kuyu açıldı.
zaten zor geçerdi karanlıklar…
zihnin deliklerinden sızan
yarımsız ayın ışığı
önce deler,
sonra törpüler alışkanlıkları,
sivriltir,
acıtsın diye…
saç baş dağınık, paçanın teki sıyrılı,
yataktan sıçramak ve koşarak gitmeyi istemek,
kapıyı çekip, buz gibi geceye dalmak gibi…
ve hep o yatağın içine sığınmak ve zorla uyumak gibi…
kalmak ve gitmek hep aynı gibi.
zamana sığmamak gibi…
dünya ne kadar büyük,
gece ne kadar da uzun…
oysa biz,
bütün hayallerimizle birlikte
bir ömre sığacak kadar küçüğüz.
haksızlık gibi…
bu en uzun gece…
ne yapmalı?
uyumayı mı ayırmalı,
düşünmeye mi
ya da
sevmeye…